Pencereye Asilan Sey Kumas Degil, Içeride Kalan Hayattir

Pencereye Asilan Sey Kumas Degil, Içeride Kalan Hayattir

Bir evin en çok ihmal edilen yeri bazen penceredir; oysa insan en çok oradan ele verir kendini. Disariya ne kadar açik kalmak istedigini, neyi içeri almakta zorlandigini, hangi isigin artik gözlerini acittigini, hangi gölgenin fazla tanidik geldigini. Uzun zaman bunu dekorasyon sandim. Kumas seçmek, renk düsünmek, biraz zarafet eklemek, biraz sicaklik vermek. Sonra fark ettim ki mesele hiçbir zaman sadece perde degildi. Mesele, insanin yasadigi yere kendini ne kadar dürüstçe itiraf edebildigiydi.


Çünkü bazi evler daginik olduklari için degil, sustuklari için yorgun görünür. Her sey yerli yerindedir ama ruh ortada yoktur. Koltuk vardir, masa vardir, fincan vardir, aksam saatlerinde duvara vuran o solgun isik bile vardir; ama pencere çiplaksa ya da yanlis bir seye sarilmissa, odanin kalbi açikta kalir. Herkes bunu bilmez. Çogu insan penceresini ya tamamen kapatir ya da gereginden fazla giydirir; sanki hayatla iliskisinde de yalnizca iki seçenek varmis gibi: ya kendini bütünüyle saklamak ya da gösteriye çevirmek. Oysa güzellik çogu zaman ikisinin arasindaki kirilgan dengede yasar.

Insan bir pencereyi süslerken fark etmeden kendi iç düzenini de ele verir. Kimisi agir kumaslar seçer, çünkü dünya ona çok uzun zamandir sert geliyordur. Kimisi ince tüller ister, çünkü bogulmadan korunmanin bir yolunu ariyordur. Kimisi hiçbir sey asmaz, çünkü manzarayi kaybetmek istemez; belki de hayatta hâlâ güvenebildigi tek sey ufuktur. Kimisi de odayi renkle, katla, doku ile doldurur; çünkü içerideki sessizlik fazla büyümesin ister. Bu yüzden pencereye ne astigin bazen zevk meselesi degil, itiraf meselesidir.

Ben bunu en çok, bir sabah mutfakta ayakta kahve içerken anladim. Cam kirli degildi, çerçeve de kötü degildi, ama orada bir eksiklik vardi; sanki oda bana ait olmayi reddediyordu. Çok temiz, çok islevsel, çok soguk bir açiklik. Gün isigi içeri giriyor ama merhamet getirmiyordu. Her seyi görünür kiliyor, hiçbir seyi yumusatmiyordu. O an anladim ki bazi pencereler isigi içeri almak için degil, isigi evcillestirmek için giydirilmelidir. Çünkü ham isik her zaman sifa degildir. Bazen insanin üstüne sorgu gibi düser.

Iste o yüzden pencereyi giydirmek dedigimiz sey, aslinda odaya bir karakter vermekten çok daha fazlasidir. Bu, isikla arana bir dil koymaktir. Günesi tamamen reddetmeden onu daha katlanilir bir seye çevirmektir. Sert ögleni biraz susturmak, aksami biraz uzatmak, sabahi daha nazik baslatmak. Insan bunu pahali magazalarda aradiginda çogu zaman yalnizca fiyat etiketleriyle karsilasir; güzelligin artik yalnizca parasi olanlara ait oldugu yalani yüzüne çarpar. Oysa bazen bir pencerenin ihtiyaci olan sey lüks degil, dikkatli bir bakistir. Biraz kumas, biraz sabir, biraz dikis bilgisi, biraz da insanin elini kendi hayatina yeniden sürme cesareti.

Hazir alinmis kusursuz çözümler elbette vardir. Ölçülere göre yapilmis roman perdeler, ince pilelerle toparlanmis zarif üstlükler, agir dökümlü kanatlar, sade ama vakur duran paneller. Hepsi güzel olabilir. Hatta bazilari o kadar güzeldir ki insan onlara bakinca kendi evine degil, olmak istedigi hayata bakiyormus gibi hisseder. Ama kusursuz görünen her sey sicak degildir. Bazen en iyi görünen pencere, en az yasayan penceredir. Bir tasarimcinin eli degmis gibi duran odalar vardir; etkileyicidirler ama içine girince kimsenin gerçekten aglamadigi, beklemedigi, iyilesmedigi hissedilir. Çok güzel, ama kimsesiz.

Yine de kimsenin hakkini yememek gerekir. Bu isi gerçekten bilen biri, bir pencereyi neredeyse insan yüzü gibi okuyabilir. Kumasin düsüsünü, rengin duvardaki yankisini, ahsabin sessiz agirligini, metalin çizgisel soguklugunu birbirine öyle bir baglar ki pencere yalnizca örtülmez; hatirlanir. Böyle bir dokunus pahalidir, evet. Çünkü aslinda satin alinan sadece malzeme degil, bakisin kendisidir. Hangi gölgenin seni bogmayacagini, hangi tonun seni daha az yalniz gösterecegini, hangi çizginin odayi büyütmeden derinlestirecegini bilen bir bakis. Herkes buna erisemez. Ama erisenlerin aldigi sey çogu zaman sadece iltifat degil, daha yasanabilir bir iç hava olur.

En çok yanlis anlasilan pencerelerden biri çikmali, köseli, ileri uzanan o cömert pencerelerdir. Insanlar onlari çogu zaman aceleyle kapatir; sanki evin disariya dogru attigi cesur adimi geri almak ister gibi. Oysa böyle pencereler gösteris için degil, nefes için vardir. Eger disarida gerçekten bakmaya deger bir gökyüzü, bir agaç, bir yagmur, bir sokak sessizligi varsa, insan bazen onlari örtmemelidir. Her güzel sey kontrol edilmek zorunda degildir. Her açiklik tehdit degildir. Bazi manzaralar, mahremiyeti azaltmadan insanin içindeki pasi söker.

Ama hayat her zaman kartpostal kadar cömert degil. Bazen komsu çok yakindir, bazen isik fazla serttir, bazen de insan gün boyu görünür olmak istemez. Iste o zaman pencereyle kavga etmek yerine onunla anlasmak gerekir. Her kanada ayri bir sadelik vermek, içeriden monte edilen kisa perdelerle çerçeveyi öldürmeden yumusatmak, stor ya da jaluzinin disiplinini daha akiskan bir üst geçisle kirmak, aralikli bölümleri bütün bir jestin parçasi gibi göstermek. Asil mesele pencereyi bastirmak degil, onun mimarisini dinlemektir. Bazi biçimler bagirarak degil, fisildayarak güzellesir.

Mutfak penceresi ise bambaska bir hikâyedir. Orasi evin en dürüst yerlerinden biridir, çünkü orada hayat performans yapmaz. Su kaynar, yag siçrar, ekmek bekler, tabak birikir, sabah yüzün daha tam uyanmamisken bile gün senden bir sey ister. Böyle bir yerde pencere yalnizca güzel görünmemeli; sana zorluk çikarmamalidir. Temizlenmesi eziyet olan, isigi yanlis bölen, ocagin alevine tehlikeli biçimde yaklasan, her açilip kapanista can sikan bir seçim ne kadar sik olursa olsun yanlis kalir. Mutfagin penceresi senden hayranlik degil, sadakat ister. Her gün çalisacak bir sey. Her gün yaninda olacak bir sey.

Belki de bu yüzden insan evini gerçekten sevmeye pencerelerden baslar. Çünkü duvarlar daha çok sinirla ilgilidir, ama pencereler iliskiyle. Disariyla kurdugun iliski, içeride kalma biçimin, görünme korkun, isiga tahammülün, karanlikla pazarligin. Bir perde bazen sadece perde degildir; hayatin sana ne kadar yaklasabilecegine dair sessiz bir karardir. Bir tül bazen estetik degil, incelmis bir savunmadir. Ahsap bir stor bazen zevk degil, toparlanma arzusudur. Ve insan bunu fark ettigi anda dekorasyon denilen sey küçülür, hakikat büyür.

Bu çagda herkes hayatini düzeltmeye büyük yerlerden baslamasi gerektigine inandirilmis durumda. Yeni bir sehir, yeni bir iliski, daha büyük para, daha parlak bir dönüsüm. Oysa bazen insanin dagilmis taraflari çok daha küçük bir yerden toplanmaya baslar. Bir pencerenin önünde. Isigin eve nasil girecegine yeniden karar verdigi anda. Kendine su basit ama korkutucu soruyu sordugu anda: Ben bu hayatin içine ne kadarini almak istiyorum, ne kadarini yumusatmak, ne kadarini disarida birakmak istiyorum?

Belki de insanin eviyle kurdugu en samimi temas budur. Camin önünde durup, elini kumasa sürüp, odanin gün isiginda nasil degistigini seyretmek. Bir seyin nihayet fazla degil, eksik degil, tam gerektigi kadar oldugunu hissetmek. Çünkü huzur çogu zaman büyük cümlelerle gelmez. Bazen yalnizca pencereye asilmis dogru agirlikta bir sessizlik olarak gelir. Ve insan, uzun zamandir ilk kez, içeride kalmanin da güzel bir sey olabilecegine inanir.

Post a Comment

Previous Post Next Post