Perdelerin Ardında Kalan Baharatlı Bir Akşam
Bir evi gerçekten değiştiren şeyin mobilya olmadığını geç öğrendim. Sandalyeler, aynalar, halılar, pirinç kulplar, işlemeli perdeler, renkli seramikler; bunların hepsi yalnızca bahaneydi. Asıl değişen, evin içindeki havaydı. Daha doğrusu, o havanın nasıl taşındığı, nasıl tutulduğu, nasıl salındığı. Bir sabah pencereyi açtığımda içeri yalnızca ışık değil, başka bir hayat girsin istiyordum. Sade, uslu, fazla terbiyeli odalardan yorulmuştum. Her şeyin yerli yerinde olduğu ama hiçbir şeyin insanın kalbine değmediği evler beni hep biraz hüzünlendirdi. Çünkü düzen, ruh yoksa bazen yalnızca sessizliğin daha pahalı bir biçimi oluyor.
Benim istediğim ev başka türlü bir şeydi. İçeri girildiğinde kahve kadar koyu, nar ekşisi kadar derin, eski bir şarkı kadar tanıdık ve biraz da yaramaz olsun istiyordum. Bir misafir kapıdan adımını attığında önce neyi gördüğünü değil, ne hissettiğini önemsiyordum. Evin ona hemen her şeyini anlatmasını değil, yavaş yavaş açılmasını istiyordum. Tıpkı bazı mahalleler gibi; ilk bakışta yalnızca taş, gölge, cumbalı pencere ve çamaşır ipi görürsün ama biraz beklersen içeriden taze ekmek kokusu, uzaktan bir çay kaşığının ince sesi, bir radyodan sızan eski bir şarkı gelir. İşte ben evin tam olarak böyle davranmasını seviyordum.
Bunu anladığım gün, salonum fazla suskundu. Duvarlar temizdi, koltuk yerli yerindeydi, sehpanın üzerinde düzgünce bırakılmış birkaç dergi bile vardı. Ama odanın bir nabzı yoktu. Fazla dikkatliydi. Fazla hesaplıydı. Sanki yanlış bir cümle kurmaktan korkan biri gibi oturuyordu karşımda. O an fark ettim ki bazı evler güzel görünür ama yaşamaz. Benim aradığım şey güzellik değil, karakterdi. Biraz taşkın, biraz sıcak, biraz da kusurlu bir karakter. Çünkü kusursuz odalar bana hep içinde kimsenin gerçekten ağlamadığı, gülmediği, sabaha karşı mutfağa su içmeye inmediği hayatları hatırlatır.
İşe renklerden başladım ama öyle kör bir renk coşkusundan söz etmiyorum. Her şeyi bağıran tonlara boyayıp sonra buna cesaret demek kolay. Ben daha zor olanı istiyordum: sıcaklığı derinlikle birleştirmek. Kiremit kırmızısı, zeytin yeşili, isli hardal, nar çiçeği, geceye yakın lacivert, kurutulmuş incir kabuğu gibi morumsu kahveler. Bir odada bu tonlar doğru yere oturduğunda insan kendini yalnızca dekore edilmiş bir alanda değil, pişmiş bir hayatta hissediyor. Duvarın bir köşesinde sıcak bir kırmızı, karşısında ağırbaşlı bir krem, arada pirinçten sarkan solgun bir ışık. Bir anda oda yalnızca oda olmaktan çıkıyor; akşamı taşıyan bir yer haline geliyor.
Sonra demirin dilini dinlemeyi öğrendim. Dövme demirde beni çok çeken bir şey var: aynı anda hem sert hem kıvrımlı olabilmesi. Bir ferforje ayna çerçevesi, ince işlenmiş bir aplik, balkon kapısının önünde siyah metal ayaklı dar bir konsol, hatta sadece kıvrılarak uzanan eski usul bir askılık bile bir eve geçmişten kalmış gibi duran bir asalet veriyor. Ama bu asalet soğuk değil. Tam tersine, dokunulmuş, yaşanmış, biraz çizilmiş, biraz yorulmuş bir asalet. Tıpkı yıllardır kullanılan bakır cezveler gibi. Parlaklıklarından çok, taşıdıkları izlerle güzeller.
Pencerelerin de bir evde sandığımızdan daha büyük bir günahı ya da sevabı var. Dar, cimri, ışığı azar azar veren pencereler bana hep korkuyu çağrıştırır. Oysa uzun perdelerle çevrili geniş bir pencere, dışarıdaki rüzgârı içeri çağıran ahşap kepenkler, tülün hafifçe kabarıp sönmesi, bir evin kalbine dolaşımı geri getirir. Ben her zaman evi, içerideki havanın hareketine göre sevmişimdir. Hava dolaşmıyorsa duygu da dolaşmıyor çünkü. Bir odada perde hafifçe kıpırdamıyorsa, o odada söylenen hiçbir söz tam olarak yaşamaz gibi geliyor bana.
Bu yüzden pencereleri sadece örtmedim; onları sahneye çevirdim. Kırık beyaz tüllerin arkasına daha ağır dokulu keten perdeler koydum. Ahşap kepenk hissi veren paneller ekledim. Gün ışığı içeri girince her şeyin üzerine aynı anda hem yumuşak hem ciddi bir ton düşsün istedim. Akşam olduğunda ise lambaların sarı ışığı kumaşlara çarpsın, duvarlardan yavaşça geri dönsün, sanki odanın içinde bir iftar sonrası sakinliği yerleşsin istedim. Öyle ya, bazı evler sabah ışığıyla güzelleşir; bazıları ise asıl akşamları gerçek yüzünü gösterir.
Benim için böyle bir evde mutfak yalnızca yemek yapılan yer değildir. Mutfak, evin yalan söyleyemeyen kısmıdır. Salon güzel kandırır, yatak odası susarak saklar, antre güçlü görünür; ama mutfak asla numara yapamaz. Orada ya hayat vardır ya yoktur. Bu yüzden eğer eve gerçekten ruh katmak istiyorsam, işe hep mutfaktan devam ederim. Açık raflarda kavanozlar durur: pirinç, kuru fasulye, kırmızı mercimek, nohut, erişte, kuru biber, defne yaprağı. Bunların hepsi sadece malzeme değildir; görsel hafızadır. Bir mutfakta cam kavanozların içindeki bakliyat bile doğru ışıkta insanın içine düzen değil, güven verir.
Baharatların kendisi de dekorasyonun sessiz kahramanıdır. Kırmızı pul biberin yakıcı tonu, sumakla gelen koyu burukluk, kimyonun ağır gölgesi, kurutulmuş nane, kekik, tarçın çubukları, karanfil, yıldız anason. Bunları sadece çekmeceye saklamak bana hep haksızlık gibi geldi. Güzel seramik kaselerde, küçük cam şişelerde, bakır tepsinin üzerinde, ahşap bir rafta durduklarında evin karakterine kelime ekliyorlar. Üstelik yalnızca görünmüyorlar; kokuyorlar. Ve bir evde koku, çoğu zaman renkten bile daha hızlı çalışır. İnsan önce neyi gördüğünü değil, nerede yumuşadığını hatırlar.
Bir de maskeler, eski yüzler, duvara asılan sessiz hikâyeler vardır. Her kültür kendi yüzünü bazen kumaşta, bazen seramikte, bazen de bir gölge oyununda saklar. Ben evde tek bir estetik disipline itaat eden objelerden çok, küçük sürprizleri seviyorum. Koridorun sonunda asılı duran işlemeli bir nazarlık, salondaki duvarda gölge gibi duran eski bir metal tabak, sedirin üstüne bırakılmış ipek dokulu bir yastık, kenarında ince desenli bir kilim. Bunlar tek başına büyük şeyler değildir. Ama bir araya geldiklerinde eve o çok zor bulunan duyguyu verirler: fazlalık gibi görünmeden cömert olmayı.
Zaten böyle bir stilin sırrı tam da burada. Bu mesele belirli bir tasarım kuralına boyun eğmek değil. Daha çok bir tavır meselesi. Biraz rahatlık, biraz gösterişten korkmamak, biraz da hayatın sofrasını eksik kurmamak. Bir odada pirinç bir lamba, koyu renk ahşap bir masa, işlemeli keten örtü, duvarda eski çerçeveli bir baskı, rafta mavi beyaz seramik bir tabak, pencere önünde fesleğen ve biberiye bir arada durabilir. Hatta durmalıdır da. Çünkü bazen tutarlılık dediğimiz şey, her şeyin birbirine benzemesi değil; hepsinin aynı kalpten çıkmış gibi durmasıdır.
Ben böyle evleri hep uzun akşamlara benzetiyorum. Masada meze tabakları vardır, biri zeytinyağlı yaprak sarmayı düzeltir, biri ekmeği böler, biri çayı tazeler, biri uzaktan bir türkü mırıldanır. Sohbet biraz yükselir, sonra diner, sonra yeniden açılır. Kimse saatin kaç olduğuna pek bakmaz. Odanın bir köşesinde ışık daha loştur, öbür tarafta perdeden hafif bir serinlik sızar. Ev dediğin şey bazen tam da budur: insanın kendi içine kapanmasına değil, usulca açılmasına yardım eden bir atmosfer. Dekorasyon da o atmosferin bahanesidir sadece.
Elbette bu tarzı kurarken ölçüyü kaçırmak kolay. Çok fazla desen, çok fazla renk, çok fazla obje kullanıp sonunda evi bir dükkân vitrinine çevirmek işten bile değil. O yüzden ben her zaman bir denge ararım: gösteriş değil derinlik, kalabalık değil katman. Eğer duvarda güçlü bir renk varsa, yerde onu sakinleştiren dokular olmalı. Eğer ferforje detaylar sert bir çizgi getiriyorsa, kumaşlar daha yumuşak konuşmalı. Eğer mutfakta baharat ve bakır öne çıkıyorsa, oturma odasında taş, ahşap ve keten biraz nefes aldırmalı. Evin de insan gibi bir ritmi var. Her taraf aynı anda bağırırsa hiçbir şey duyulmaz.
Aydınlatma da bu işin gizli duası gibi. Beyaz ve sert ışık bütün büyüyü öldürür. Böyle bir evde ışık vurmaz, yayılır. Sarkıt lambalar, duvar aplikleri, küçük abajurlar, hatta mutfak tezgâhında yanan tek bir sıcak ışık bile ortamın nabzını değiştirir. Pirinç ya da bronz detaylı aydınlatmalar özellikle akşamları olağanüstü çalışır. Çünkü ışık yalnızca nesneleri görünür kılmaz; onlara hikâye de giydirir. Bakır bir tepsinin kenarında yansıyan sarı tonla, düz beyaz ışık altında duran aynı tepsi arasında neredeyse ahlaki bir fark vardır.
Dokulara gelince, ben kusursuz yüzeylerden hiç hoşlanmam. Çok parlak, çok steril, çok pürüzsüz şeyler bana hep otel lobilerini hatırlatıyor. Oysa ev biraz sürtünmeli. Ahşap hafif çizilmiş olmalı, keten buruştukça güzelleşmeli, seramik elde yapılmış gibi hafif kusurlu durmalı, halı yere ait görünmeli. Bir evin ruhu çoğu zaman tam da o küçük düzensizliklerde açığa çıkar. Mükemmel simetri bazen yalnızca korkunun estetik biçimidir. Oysa yaşanmışlık kendini hafifçe eğilmiş bir kitap sırtında, kahve fincanının bıraktığı soluk halkada, koltuğun köşesine atılmış şalda gösterir.
Ben olsam böyle bir evin girişine dar ama etkili bir masa koyarım. Üzerinde büyük bir seramik vazo, içine kuru dallar ya da zeytin yaprakları. Yanında eski görünümlü metal bir tepsi, belki küçük bir amber mum, belki işlemeli bir kutu. Daha içeri girerken misafire şunu söyleyen bir düzen: burada her şey yalnızca kullanılmak için değil, hissedilmek için de var. Salonda yere yakın oturum, bol yastık, koyu tonlu bir kilim, pirinç sehpa, duvarda büyük ama bağırmayan bir ayna. Mutfakta ise raflar, kavanozlar, bakır kaplar, doğal ahşap, seramik tabaklar ve akşam ışığını seven bir sadelik.
Evin bir köşesine müzik de gerekir. Bazen bu gerçek bir gramofon değildir elbette; ama onun hissi olmalıdır. Bir hoparlörden hafifçe yükselen eski bir fasıl, ud, kanun, belki çok uzaklardan gelen bir caz dokusu. Çünkü bazı dekorasyon stilleri yalnızca gözle tamamlanmaz. Duyulmaları gerekir. Hatta bazı odalar, içlerinde çalan müzik kadar derinleşir. Sessizlik bile doğru kurulmuş bir evde müzikten sonra daha anlamlı olur. Tıpkı güzel bir sohbetten sonra masada kalan son zeytin tanesi gibi; küçük ama bütün geceyi taşıyan bir şey.
Sonunda şunu anladım: böyle bir ev kurmanın sırrı belirli objeleri satın almak değil, belirli bir hissi evin içine yerleştirmek. O his de şu: rahat ol ama özensiz olma, cömert ol ama hoyrat olma, göster ama bağırma, sakla ama boğma. Biraz gölge bırak, biraz ışık aç, biraz geçmiş koy, biraz bugün bırak. İnsan eve girdiğinde kendini hem korunmuş hem baştan çıkarılmış hissetsin. Hem dinlenebilsin hem de yaşadığını hatırlasın.
Çünkü bazı evler yalnızca barınak olur. Bazıları ise insanın içindeki dağınıklığa bir biçim verir. Yorgun akşamlarda seni içine alır, mutfaktan gelen kekik kokusuyla omzuna dokunur, perdeleri hafifçe kıpırdatır, lambayı kısar, seni susturmaz ama sesini yumuşatır. Ben böyle evleri seviyorum. Biraz fazla, biraz taşkın, biraz karanlık, biraz da merhametli. Ve sanırım en güzel dekorasyon da tam olarak budur: bir odanın, içinde yaşayan insana sonunda kendisi gibi davranmaya başlaması.
Tags
Home Improvement
